HAKKIMIZDA

Havva ÖZKAN Kimdir?

Hocamız Havva ÖZKAN; 1951 yılında, Trabzon'un Of ilçesinde, eski adı Maki (Pınarca) olan köyde Dünya'ya geldi. Annesi Fatma Hanım, Babası Ahmet Efendi'dir. Ailenin 10. çocuğudur.

Kendisinden önce 6 kardeşi vefat ettiği ve kendisi de 7 aylık doğduğundan dolayı, onun da öleceğini zannettiler. Merhamet kanatlarını onun üzerine geren aile, çocuklarının yaşamasıyla ferahladılar.

9 aylık iken yürüyen ve konuşmaya başlayan küçük kızlarına, eve gelen misafirin nazarının değmesiyle, 13 sene sürecek imtihanları başlamış oldu 9. ayından 13 yaşına kadar denemedikleri ilaç, yapmadıkları tedavi yöntemi kalmamıştı.

HOCAMIZ O GÜNLERİ ŞÖYLE ANLATIYOR;

''Vücudumdaki yaralar sebebiyle koltuk değnekleriyle yürüyordum. Azıcık ayağımı yere bassam yaralardan iltihap ve kanlar akıyor, tarifi imkânsız beden acıları çekiyordum. Yaşıtlarımın oyun oynamalarını ''hayat'' dediğimiz köy evi balkonundan seyrederdim. Benimle ''yaralı kız'' diye alay ederlerdi. Bu alay, çocuk ruhumda derin izler bırakıyordu. Merhum anacığım benim içerlememi anlayıp, beni teselli etmeye çalışıyor, gece gündüz yaralarımı temizliyor ve bundan hiç yorulmuyordu. Anaların hakkı ödenmez.''

Ve, Mevla Teâlâ'nın rahmet yardımı uzandı. Hocamızın köyünden Mustafa, amca gemi yoluyla İstanbul'a gitmişti. Dönüşte Samsun'a uğramış. namaz kılmak için abdest almaya girmişti. Şadırvanda abdest alan eli yaralı bir adamın, yarasına mesh yaptığını görmüş. O sırada nurani bir zat gelmiş ve ''Sana bir ilaç tarif edeyim mi?'' diye sormuş. Eli yaralı adam ''Yaram geçmez, benimle kabre gider.'' demiş. Nurani zat da ''Ben tarif edeyim sen yap, şifayı veren Allah'tır.'' demiş ve Mustafa amcaya dönüp omzuna vurarak ''Sen de iyi dinle.'' demiş. İlacı tarif ettikten sonra şaşkınlığı geçmemiş olan Mustafa amca o zat'a köylerinde de aynı dertten muzdarip bir kız çocuğunun bulunduğunu anlatmış. Gerisini hocamız şöyle anlatıyor:

''Bu sırlı olay karşısında Mustafa amca Trabzon'a döndüğünde olanları aileme anlattı. Ailem bu ilacı denemeyi, benim tekrar acı çekmemden korkarak tereddütle karşıladılar. Fakat ilacın sürülmesiyle yaralar iki günde sönmeyi başlamış ve bir ay içerisinde tamamen yok olmuştu.''

Hazreti Allah Celle Celalühü Şafi; ismi ile tecelli etmiş ve 14 yaşında olan Hocamız iyileşmişti. İyileşmenin teşekkürü olarak herkesin yardımına koşmuş, yaman bir genç kız olmuştu. Özellikle köylerindeki Nazmiye hala dedikleri, yaşlı, kocası imamlık yapan, bacakları romatizmalı kadına süt götürüyor, ateşini yakıyor, hayvanlarını yemliyor ve onun hayır dualarını alıyordu. Bu, daha çocukken yaşadığı büyük imtihan, onun manevi dünyasının gelişmesinde büyük rol oynamıştır. 1965 tarihinde Adapazarı'na göç ettiler, 2 ay kadar sonra ailesi tekrar Trabzon'a, kendisi de İstanbul'daki abisi, Şeyhül İslam İsmail Efendi Cami'nin Hocalarından Hasbi Abdülkerim'in yanına yerleşti. Burada, Üstadımız Hacı Mahmut Efendi (Kaddesallahü Sırrahü)'nin ''Tarikat beşiktekine bile lazım.'' sözünden çok derin etkilenerek, ders almak istediğini abisine bildirdi. Abisi Hasbi Efendi istihareyi önerince istihareyi yaptı. Hocamızın diliyle bu olay şöyle anlatılıyor;

''İstiharede büyük bir kütüphanem olduğunu ve oradan okumak için kitaplara baktığımı ve en son bir kitap alıp okuduğumu gördüm. Rüyamda çok kitabım olduğunu görünce pek sevindim ve rüyayı abime utanarak anlattım. Abim bana çeşitli kitapları göstererek ''Aldığın kitap bu muydu, şu muydu?'' diye sorarken en son gösterdiği kitabın, istiharemdeki kitap olduğunu söyledim ve abim şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı. O zamanlar elif cüzünü yeni öğrenmekte idim. Kitapların neler olduğunu bilmiyordum. Meğer rüyamda gördüğüm kitap, Tarikatı Aliyye'yi anlatan kitaplardan (Risale-i Kudsiyye ) imiş. Bu istihareyi üstadıma anlatınca karşılığına gerek görmeden dersimi talim etti. Allah sırrını takdis etsin.''

Daha sonra büyüklerinin tavsiyesi ile evlenen hocamız, ilk tahsilini kayın babası Akyazılı Mustafa Efendi'den talim etti (Kuranı Kerim). Ondan sonra İstanbul Fatih - Çarşamba'da bulunan Urfalı Hatice Hoca'dan tefsir ve hadis derslerini aldı. Daha sonra ledün ilmi verilen Âliye Hanım'dan Arapçasını geliştirdi.

O zamanlarda hanım hocalar pek yok. Hatice Hoca ailesiyle Urfa'dan göç etmiş, 35 yaşında, eski yazıyı nadir bilen kimselerdendi. Arapçayı da Efendi Hazretleri'nden bizzat öğrenmiştir. Üstadımız içerden talim ediyor o da dış odada öğreniyordu. Daha sonra Çarşamba'da oturan Pembe Hacı Anne dedikleri muhterem hanım, medrese yapılması için bir daire tahsis etmiş ve o medresenin hocalığını da merhum Hatice Hoca üstlenmiştir. Bugünün büyük hanım hocalarının Arapça kaynağı çoğunlukla Hatice Hoca Hanım'dır.
Aynı binanın üstünde oturan Hocamız 6-7 sene derslerine devam ettikten sonra üstadımızın emriyle sohbetlerine başlıyor. O günden bugüne devam eden sohbetler birçok kişinin hidayeti bulmasına vesile olmuştur. Yine onun dilinden!

''O binada hocamla komşuluk ettim. Bir nefesim bile boş yere geçmesin diye her gün yanındaydım. İlim öğrenmek bize baldan tatlıdır. Allah katında doğruluk gibi bir sermaye, ilim kadar güzel bir şey yok. Elife başlayıp, bitirmeden ölenler, ahirette peygamberlerle dirilecek. O yüzden üstadımın sözü üzerine ''İlim elde bir çıra, yak da Mevla'yı ara.''Diyerek sözlerime son veriyorum.''

Ayrıca kitapları da bulunan hocamız, Eyüp Sultan merkez olmak üzere yurtiçi ve yurt dışı sohbetlerine devam etmektedir.

© 2012
www.havvaozkan.com
Tüm Hakları Saklıdır
1,7508    2,3172
Havva Özkan Eserleri | bilgi@havvaozkan.com